çalışmalarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çalışmalarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yağlı Boya ve Linol Baskı Çalışmaları

Yağlı Boya ve Linol Baskı Çalışmaları

Röprodüksiyon, Tuval Üzerine Yağlı boya, 110 x 90 cm, 2011

Güzelleme, Tuval Üzerine Yağlı boya, 130 x 130 cm, 2013

Kolajname, Tuval Üzerine Yağlı boya, 75 x 75 cm, 2010

Kasa, Tuval Üzerine Yağlı boya, 75 x 75 cm, 2010

Teknodöngü, Tuval Üzerine Yağlı boya, 75 x 75 cm, 2011

Uyuyan Güzel, Tuval Üzerine Yağlı boya, 100 x 80 cm, 2012

İsimsiz,tuval üzerine yağlı boya, 90x110 cm, 2009

İsimsiz, karışık teknik, 35x50 cm, 2005

Çolak Abdi Paşa Türbesi, Tuval Üzerine Yağlı boya, 50 x 70 cm, 2008

Linol Baskı, Safranbolu Evleri, 60x85 cm, 2013

Devamını Oku
Yağlı Boya ve Akrilik Çalışmaları

Yağlı Boya ve Akrilik Çalışmaları

Oyun, Tuval Üzerine Yağlı Boya, 90x110 cm, 2012

İsimsiz, Tuval Üzerine Yağlı Boya, 90x110 cm, 2007



Tors, Tuval Üzerine Akrilik, 50x70 cm, 2006

Zeytinlik, Tuval Üzerine Yağlı Boya, 90x110 cm, 2012

Devamını Oku
ARADA DEREDE BİR KÜLTÜR: İSLAMİLEŞME

ARADA DEREDE BİR KÜLTÜR: İSLAMİLEŞME

ARADA DEREDE BİR KÜLTÜR: İSLAMİLEŞME



MEHMET AHMET BÜLEZ



Ankara, 2017



ARADA DEREDE BİR KÜLTÜR: İSLAMİLEŞME


Mehmet Ahmet BÜLEZ


ÖZET
1979 yılı başında güçlü bir kitle hareketi nefret edilen İran rejiminin başı olan şah Riza Pehlevi’yi devirdi. İşte bu hareketin başına Şii dinciler geçti, sürgünden dönen Ayetullah Humeyni’yi iktidara getirdi. Son bir yıl içerisinde, birçok kitle yürüyüşleri olmuştu ve 9-10 ve 11 Şubat kitle hareketleri ayaklanmaya dönüşmüştür. İran şahı, 1941’de İngiliz ve Amerikan yetkilileri tarafından tahta oturtulmuştu. Ancak bir ara başbakan Mussaddık tarafından iktidardan uzaklaştırılan şah, 1953’te CIA’nın desteklediği bir askeri darbe ile yeniden iktidara getirildi. O tarihten bu yana 1978’te 34 milyon olan nüfusa ordu, siyasi polis SAVAK ve işkence yoluyla acımasız bir diktatörlük sürdürdü. Şah rejimi bir avuç zengin ve sonradan görme bir çevrenin lüks yaşamı ve kitleleri hor görmeleriyle, yoksulluk içinde kıvranan kitleleri sürekli bir şekilde kışkırtıyordu. Şii önderler, rejim tarafından muhalefete itilmiş olduğu için kitleler üzerindeki etkilerini arttırıp, bir önderlik oluşturarak camilerde ve sürgünde çalışmalarıyla iktidarı ele geçirmek için fırsat kolluyordu. Şaha, siyasetine ve onun arkasında duran, şahın iplerini elinde tutan ABD emperyalizmine karşı kitleler, 1978 başından itibaren büyük yürüyüşlerle tepki gösterdi. Yürüyüşler, ordu tarafından, bazen tank ve helikopterler de kullanılarak kanla bastırıldı. Ardından SAVAK devreye girip, tutuklama ve işkence yoluyla işi tamamlıyordu. Bütün kanlı baskıya rağmen kitle yürüyüşleri devam ettiği için sonunda şah Ağustos 1978’de, Haziran 1979’da seçim yapılacağı sözünü vermek zorunda kaldı. Hatta Eylül 1978’de başbakanı değiştirmek zorunda kaldı. Ama kitlelerin istekleri, özellikle de siyasi olanları yani ifade özgürlüğü, on binleri bulan siyasi mahkûmun serbest bırakılması, SAVAK’ın dağıtılması ve daha önemlisi şahin iktidarı terk etmesi hiç kayda alınmadı.

Yasaklara rağmen kitleler, yürüyüşlerini sürdürdü. İlk zafer, yasaklanmış 17 örgütün açıkça ortaya çıkması oldu. 7 Eylül’de ise bilinen isteklere, tutuklandıktan sonra ülkeyi terk edip 15 yıl boyunca sürgünde yaşayan Ayetullah Humeyni’nin ülkeye geri dönme hakkı eklendi. Humeyni, Şii lider sıfatıyla şahın en büyük muhalifi idi. Humeyni sürgünden “İslam’ı bir cumhuriyet” için yürüyüşlerin devam etmesi çağrılarını sürdürüyordu. Solda ise Ocak’ta İran Komünist Partisi TUDEH, laik Halkın Fedaileri ve İslamcı Mücahidin örgütlerinin çağrıları sonucu, kitlesel sol yürüyüşler düzenlendi. Ancak solun açıkça yaptığı bu kitle gösterileri, Ayetullah Humeyni’nin büyük boy resimlerinin arkasında oluyordu. Humeyni geri döndüğünde, bir devrim için gelmemişti. Bu nedenle dini önderlerin ve İslamcı militanların desteğiyle yeniden kendi çizgisinde bir düzen oluşturdu.


Anahtar kelimeler: İslam, İslamileşme, İran, Şah, İran Devrimi, İran’da Kadının Yeri.


GİRİŞ
1979 Devrimi genel olarak İslam, özelde ise İran tarihinde birçok “ilk”i bünyesinde barındırmaktadır. Birincisi, İslam tarihinde ilk defa bir yönetim çok geniş katılımlı halk hareketi sonucunda el değiştirmiştir. Halkın yönetime bu denli geniş bir biçimde katılması, İslam dünyası açısından önemli bir gelişmedir. Bu süreçte üretim sektörünün devreye girmesi (sendikal hareket ve genel grevlerle) Pehlevi idaresini adeta felç etmiştir. Ayrıca, değişik meslek kesimlerinin de muhalefet saflarında yer almasıyla Şah yönetiminin “yönetemezlik krizi” derinleştirilmiştir. Devrimin ikinci ve belki de en farklı ve şaşırtıcı özelliği ise, din adamları (ulema) önderliğinde bir hareketin mevcut siyasi rejimi devirmesi ve akabinde iktidarı ele geçirmesidir. Ulemanın güncel siyaset dahil, toplumsal konuların çoğunda müdahil olduğu, görüş belirttiği, halkı yönlendirdiği, mevcut rejimi suçlayarak tavır aldığı ve hepsinden de öte, yeni bir yönetim modeli ortaya koyarak, iktidar alternatifi olduğuna halkı ikna ettiği, sonunda başarıya ulaşarak bu modeli hayata geçirdiği bir örnek ya da benzeri örnekler İslam dünyasında çok nadir görülmüştür. Velayeti Fakih modelinin temel yaklaşımı, “siyasi yönetimin meşruiyet temelini” hem halka, hem de İslam inancına yaslamasıdır. Daha önce din adamları, siyasi önderler olarak ortaya çıksa da, bu hep sınırlı kalmış, ulema devletin başına hiç bir zaman geçmemiştir. Bu model, klasik “İmamet” ve “Beklenen Mehdi” inancına dayanan Şii siyasi düşüncesinden ve bin dört yüz yıllık Şii siyasi pratiğinden farklıdır. Daha önce iktidarların baskı ve zalimce uygulamalarındaki artışın, Mehdi’nin dünyaya gelmesi için gerekli olduğunu öncüleyen Şii siyasi düşünce, en azından Ayetullah Humeyni nazarında terkedilerek yerini, İmamın yokluğunda ulemanın yönetiminin meşru olduğu inancına bırakmıştır. Ayetullah Humeyni’ye göre, İmam’ın yokluğunda illa adaletsizliğin artması ve sonuç olarak İmam’ın beklenmesi gerekmemektedir. Bunun yerine İmam’ın gelişini kolaylaştıracak ve kısmi de olsa adaleti tesis edecek ulema önderliğinde bir yönetimin kurulması pek ala mümkün olabilecektir. İran’daki Şii dindar kesimlerin kitlesel halde devrimci sürece katılmalarının gerisinde yatan neden budur. Bu aynı zamanda farklı ulema gruplarının birbirleriyle kıyasıya çatışmaya düştüğü alandır. İran’da devrin önde gelen âlimlerinden Ayetullah Şeriatmedari’nin devrime karşı koyuşunun gerisinde bu reformcu düşünceye başkaldırı yatmaktadır.


İran Devrimi Ve İslamileşme
İslam, İslamiyet veya Müslümanlık (Arapça:  الإِسْلاَم (yardım-bilgi) / El-İslam), tek tanrı inancına dayalı en yaygın Semavi dinlerden biridir. İslam, peygamberi Hz. Muhammed aracılığıyla 7. yüzyılda ortaya çıkmış ve yayılmaya başlamıştır. İslam dinine inanan kişilere iman etmiş, inançlı anlamında mümin veya Allah'a teslimiyet gösteren anlamında Müslüman denir. Zaman zaman gayrimüslim kaynaklarda tercih edilen Muhammedîlik veya Muhammedizm tanımlaması Müslümanlarca kullanılmaz.

İran’daki İslam Devrimi bir gecede olup bitmiş gibi anlatılsa da aslında uzun bir sürecin parçasıdır. Humeyni %98 oy alarak başa geldiği için dışarıdan bakıldığında İran Devrimi aşırı sağcı eğilimin popülerliği gibi görünse de, aslında insanlar Humeyni’ye şeriatla yönetileceklerini düşündükleri için değil, halkın nefret duyduğu şahın en sıkı muhalifi olduğu için oy vermiştir. Amerika ve İngiltere’nin şahı avucuna alması Humeyni’nin popülerliğinin güçlenmesinde büyük rol oynar.

Arabanın icadı ile birlikte, 1900’lerden başlayarak, her gün artan bir önemle, petrol dünyanın en çok talep gören kaynağı olmaya başlar. Petrol 1950’lerde dünya düzenine yön veren bir kaynak olur. Zaten sıcak denizlere inmeye kararlı olan Rusya ile denge savaşları sebebiyle İngiltere’nin yüzyıllardır İran üzerinde gözü vardır. Petrol çağı İran’ın önemini iyice pekiştirir çünkü İran, Kanada’dan sonra dünyanın en büyük 2. petrol rezervlerine sahiptir. 1920’lerden itibaren Amerika ve özelikle İngiltere ülkenin idaresini perde arkasından yönlendirmeye başlar. Aslında şah ülkesini seven ve modern çağa taşımaya çalışan bir adamdır ama iktidarını korumak için Amerika ve İngiltere ile ilişkileri iyi tutmaya mecburdur. Şah’ın aldığı bazı, İngiltere ve Amerika lehine kararlar İran’ın çıkarlarını gözetmeyince Şah’ın halk arasında popülerliği zayıflamaya başlar. Daha sonra işler iyice sarpa sarar. İktidarını korumak için daha fazla İngiltere ve Amerika’ya yaslanır, karşılığında verdiği imtiyazlarsa halkın gözünde şahın otoritesini daha fazla zedeler ve bir kısır döngü başlar. Ancak, gün gelip halk ayaklandığında arkasını yaslandığı devletler orada yoktur ve şah düşer. Bütün olanlar da şahın en güçlü muhalifi Humeyni’yi karşı akımın lideri yapar ve aslında Humeyni’nin vizyonuna katılmayan ama şahı göndermek isteyen herkesin Humeyni’nin adı altında birleşmesine sebep olur.

1921′de Kaçar şahının bir darbe ile devrilir, yerine asker kökenli Rıza Pehlevi gelir. Rıza Şah Pehlevi ilk 2 sene ülkeyi perde arkasında kukla bir başkanla yönetir. 1923 yılında başbakan, 1925 yılında ise İran Şahı olur ve böylece Pehlevi Hanedanlığı kurulur. Rıza Pehlevi yüzünü batıya dönmesi ile bilinir. Çeşitli devlet liderleri ile çok yakın ilişkiler kurar. Ülkeyi modernleştirmek gibi bir büyük emeli vardır. Atatürk’e hayrandır ve Türkiye’nin reform sürecini kendine örnek alır. Kıyafet reformu başta olmak üzere bir sürü devrim yapar. Sanayileşme, demir yolu taşımacılığı yapımına ve yüksek öğretimin gelişimine katkıda bulunur. Ancak Şah’ın karizması Atatürk’ün karizması gibi kitleleri arkasına almaya yetmez ve reformları geri teper. Bu sefer baskıya başvurur. Bu sebeple İranlıların hafızasına eli maşalı şah olarak kazınmıştır.
                                   

Görsel 1. Rıza Pehlevi ve Atatürk.

                                                            

Tüm fikir ayrılıklarına rağmen, sağcısı solcusu, şahın ülkenin çıkarlarını kötüye kullandığı düşüncesinde birleşirler ve ortak amaçları şahı iktidardan indirmek olur. Şahın kimseyi yanına çekemediği bir ortam oluşmuştur. Öğrenciler yeniliklerin daha hızlı ve agresif olmasını isterken, muhafazakarlar yapılan reformların geri dönülmesini ister. Aslında şahtan kaynaklanan memnuniyetsizlikleri taban tabana zıt olsa da, iki taraf da memnuniyetsizlik esasında birleşirler ve şahı indirme davasında sağcısı solcusu fark etmeksizin sokaklardaki direnişte yan yana savaşırlar.
Şah’a karşı muhalefet giderek büyür. Şah karşıtı büyük gösterilerden ve grevlerden ekonomi korkunç etkilenir. Bu da protestoların şiddetini arttırır. Tedirgin olan şah giderek saldırganlaşır. Şahın 1957 kurduğu Savak isimli gizli güvenlik teşkilatı protestoculara işkence etmeye, öldürmeye başlar. Savak İran tarihinin en çok korkulan ve nefret edilen örgütü olmuş, artık şah halkının gözünde bitmiştir. Kontrolün elinden çıktığını hisseden Şah 1978’de sıkı yönetim ilan eder. Sokakların iyice kızışmasından korkan Şah, ortalığı biraz yatıştırmak için muhalefet liderini iç işleri bakanı yapar. Ancak bu çok geç kalınmış bir adımdır.

                                           
Görsel 2. 1978 İran İslam Devrimi.
                                                        

Şah, 16 Ocak 1979’da artık insanların sesini bastırmadığını görünce İran’dan kaçar. Bunun üzerine Humeyni İran’a geri döner. Yıllardır sürgünden şahın devrilmesi için çağrı yapan Humeyni İranlılarca heyecanla karşılanır ancak insanlar zaten amaçları olan şahın indirilmesi gerçekleştiğinden Humeyni’nin yeni konjektürde aktif bir rol üstlenmesini beklemez. Zaten Humeyni de artık 76 yaşındadır, danışmanlık gibi daha pasif bir rol almasını beklenir. Ama 1 Şubat 1979’da televizyonda yabancı etkilerden uzak ve İslam’a sadık bir İran istediğini, ayrıca bundan sonra yönetimi kendi belirleyeceğini ilan ederek İran İslam Devrimi’ni gerçekleştireceğini işaret eder. 1 Nisan 1979’da referandum sonucu İran, resmen İslam Cumhuriyeti haline gelir sonra da Aralık 1979’da ülke teokratik anayasayı ve Humeyni’nin dini liderliğini onaylar. Beni Sadr cumhurbaşkanı seçilir.

                                         
  Görsel 3. Humeyni’nin ülkeye geri dönüşü.
                                               


İslamcılık ve Kadın
İslamcı ideoloji, cinsler arası eşitliği reddeden ve cinslerin farklılığını meşrulaştırmaya çalışan ideolojilerin özgün bir biçimidir. Cinsler arası farklılaşmanın açıklanmasında kullanılan kavramlar ataerkillik, cinsiyet rolleri ve cinsiyete dayalı sosyal iş bölümü kavramlarıdır.
Ataerkillik terminolojik anlamında erkek/baba otoritesine dayalı aile düzenini açıklayan bir kavramdır. Fakat kavram gerek aile içinde, gerekse tüm toplumda erkek üstünlüğünü/egemenliğini kapsayacak biçimde geniş anlamda da kullanılmaktadır. Gerçekten de kadının aile içinde ki konumu ile toplumsal sistem içindeki aynı sürecin uzantısı olarak ele alındığında ataerkillik kavramının bu tür geniş kullanımı kuramsal netleşmeye katkıda bulunmaktadır.

Ataerkillik kavramı farklı kuramsal yaklaşımlar tarafından farklı kuramsal çerçevelerle bütünleştirilerek kullanılmakla beraber, bütün yaklaşımların üzerinde birleştiği nokta ataerkilliğin bir toplumsal ilişkiler sistemi olduğudur. En genel anlamda ataerkillik, kadınların cinsel yaşamları, doğurganlıkları ve emek-gücü üzerinde erkek denetimini gerçekleştiren bir sistemdir. Ataerkil sistemde korunan erkek çıkarları olmakla beraber bu sistem erkeklerin iradelerinden bağımsız nesnel bir gerçeklik olarak var olmaktadır.

Ataerkillik yaklaşımı erkek üstünlüğünü/egemenliğini açıklarken sadece cinsler arası biyolojik farklara değil, üretim sürecindeki kadın-erkek etkinliği, üretim yanında savaş araçlarının denetimi gibi çeşitli faktörlerin etkisine ağırlık vererek çok değişkenli bir çözümleme geliştirmeye çalıştırmaktadır. Bu yaklaşım erkek üstünlüğünün doğal değil, toplumsal, ekonomik ve ideolojik bir sistem olarak tarihsel gelişmenin belli bir aşamasında ortaya çıkan ve koşulların değişmesiyle yok olabilecek bir olgu olduğunu ve cinslerin biyolojilerinden kaynaklandığını ileri sürüyor. Biyolojik determinizm olarak adlandırılan bu yaklaşım, cinslerin yeteneklerinin, yönelimlerinin, becerilerinin biyolojik nedenlerle farklılaştığını söyleyerek cinslerin eşitliğinden çok tamamlayıcılığından söz etmekte, böylece kadın ve erkeği farklı rollerle donatmaktadır. İslam ideolojisi de biyolojik determinizm yaklaşımının özgün bir biçimi olarak ortaya çıkmakta ve cinsler arası farklılık ve eşitsizliği doğal olduğu gerekçesi ile savunmaktadır. Biyolojik determinizm yaklaşımının cinslere verdiği roller (cinsiyet rolleri, aile-toplum, özel-kamu, ev emeği-ücretli emek, üretim-yeniden üretim gibi) ikili tanımlarla ifade edilmekte, cinsler için yaratılan farklı alanlar aynı zamanda kendi içinde bir öncelik-sonralık belirlemesini de getirmektedir.

Biyolojik determinizm yaklaşımının karşısına önce kültürel cinsiyet rolleri kavramıyla daha sonra da cinsiyete dayalı sosyal iş bölümü kavramıyla çıkılarak eleştirel bir kuramsal yaklaşım geliştirilmeye çalışılmıştır. Kültürel cinsiyet rolleri kavramı toplumsallaşma sürecinde cinslerin farklı eğitilmeleri gerçeğinden hareket ederek cinler arası eşitsizliğin nedenini toplumsallaşma sürecinde ki farklılıklar olarak ele almaktadır. Erkek egemenliğinin ataerkil sistemin sonucu olduğunu iddia eden yaklaşım ise cinsiyet rollerinin basit bir eğitim farklılığından değil, kadınların baskı altında tutulması ve ezilmesine yol açan sistemin içsel çatışmalarından doğduğunu iddia etmektedir. Ataerkil sistem yaklaşımı bu bakış açısından hareketle cinsiyet rolleri yerine cinsiyete dayalı sosyal iş bölümü kavramını kullanmaktadır.

Cinsiyete dayalı sosyal iş bölümü, tarih boyunca var olan iş bölümü türleri içinde, ekonomik, siyasal, sosyal ve ideolojik düzeylerde var olan yapısallaşmış ilişkilerle bütünleşmiş iş bölümlerinden biridir. Cinsiyete dayalı sosyal iş bölümü üretim ve yeniden üretim işlevlerinin cinslere göre ayrı alanlarda gerçekleştirilmesini ifade ederken, aynı zamanda kadın işi ve erkek işi arasında bir değer farklılaştırması da yaratmaktadır. Erkek işine üstün değer ve statü atfedilirken kadın işi için tersinin söz konusu olmasının yanı sıra bu iş bölümün aynı zaman da cinsler arası bir hiyerarşinin yaratıcısı olduğu da vurgulanmaktadır.

Cinsiyete dayalı iş bölümünün varlığı ile kadın ve erkeğin emek alanları ayrılmakla kalmamakta, erkeğin çalışma alanına giren kadını da çeşitli eşitsizlikler beklemektedir. Ev dışı çalışma yaşamında da cinsler arası iş bölümünün uzantıları olarak kadınlar için daha az sayıda ve düşük statülü iş alanları, erkeklere göre daha az ücret söz konusudur.

İslam ideolojisi cinsiyete dayalı iş bölümünü biyolojik determinizm ile savunan ve bunu daha da ileriye götürerek “ilahi yaratılış”a dayandıran bir yaklaşıma sahiptir. Böylece İslam, kadınının anne ve eş olarak geleneksel rolünü mutlak, değişmez olarak ele almaktadır.

Cinsiyete dayalı iş bölümünün ya da diğer bir deyişle geleneksel kadın rolünün toplumsal yaşamdan kadının dışlanması ile birlikte var olduğu genellikle gözlenen bir gerçekliktir. İslam ideolojisi konjonktürel olarak, aynı zaman da bazı sınırlamalar içermekle beraber, kadınların siyasal ve sosyal seferberliğine dayalı bir ideoloji olarak da ortaya çıkmaktadır. İslam ideolojisindeki bu özellik büyük ölçüde 1970’li ve 1980’li yıllarda bütün dünyada etkisini gösteren yeni muhafazakârlık/yeni sağ eğiliminin aynı tür özelliği ile çakışmaktadır. Hem yeni sağ ideoloji hem de İslam aileyi ve kadını geleneksel rolünü koruma doğrultusunda kadının siyasal ve sosyal hareketlerle özdeşleşmemektedir. İslam ideolojisi kadınların eşitliği ve özgürlüğü uğruna değil, erkek üstünlüğüne dayalı ataerkil sistemi ve bunun dayandığı cinsiyete dayalı sosyal iş bölümünü değişmelere karşı korumak için harekete geçmektedir. Kadınlar da bu ideolojinin amaçlarıyla bütünleşerek cinsiyet ayrımcılığının sürdürülmesinde etkin araçlar haline dönüşmektedir.




SONUÇ
İran'da devrim, yönetimde "demokrasi" çağrılarıyla başladı ve dünyanın ilk İslam devletinin kurulmasıyla sonuçlandı. İran toplumunu baştan sona değiştiren İran İslam Devrimi 20. yüzyılın en önemli dönüm noktalarından birisi oldu. İran Devrimi'nin en büyük nedenlerinden Rıza Pehlevi tarafından başlatılan ve oğlu Muhammed Rıza Pehlevi tarafından devam ettirilen batılılaşma çabalarına karşı muhafazakârların tepkisi, sosyal adaletsizlik ve siyasi baskılara karşı da liberal ve sol çevrelerin tepkisi olduğu söylenebilir. Devrimin nedenleri arasında İran halkının tüm zenginliğine rağmen fakir bırakılması ve son zamanlarda Şah'ın özellikle ABD'li yetkililerle fazlaca içli dışlı olması sayılabilir (beklide buda İran halkının şah döneminde neden fakir kaldığının mantıklı bir açıklaması olabilir). Aslında güç düşüncesi ve şeriat isteği mollalar tarafından güce kavuşmak için meşrutiyet döneminden beri sürüyordu. Meşrutiyet döneminde bir molla olan Fazlullah Nuri açıkça meşrutiyetçiler ile muhalefete kalkışmış meşrutiyetin "meşru" olmadığını ve Müslüman bir ülkede "meşruiyet" yani şeriat kurmanın gerekli olduğunu savunmuş mollaları ve şeriat yanlılarını meşrutiyetin aleyhine kışkırtmaya çalışmıştı. Bu baskı şiddetli bir şekilde Rıza şah döneminde de sürmüş oğlunun döneminde ise daha serbest kalmışlardı. 1902 doğumlu Humeyni, özellikle Ak devrimin ardından kadınlara oy hakkı verilmesiyle beraber ülke içindeki Batı nüfuzunu bahane ederek, Şah'ın politikalarına açıkça karşı çıktı ve İslam'ın tavizsiz bir şekilde devlet politikası olması gerektiğini belirtti. 1960'larda sürgüne gönderilen Humeyni önce Türkiye'de, sonra Irak'ta kaldı. 1978'de Saddam Hüseyin Humeyni'yi Irak'tan kovunca ABD tekeli yetinden çekinen Fransa ona sahip çıktı. Ali Shariati; Devrimin ana felsefecisi olarak kabul edilen ve İslami Marksizm tarzı düşünceler yürütmesiyle ünlenen yazar Iranın devrimden önceki resmi bayrağı. Ortasında yer alan amblem(Aslan ve Güneş), tarihi öneme sahip 2500 yıllık İran imparatorluğunun simgesidir. İran’ın devrimden sonraki bayrağı, Humeyninin emriyle şahlığın simgesi olarak düşünülen amblem kaldırılmış ve "Allah" yazısı amblem şekline getirilmiş ayrıca devrimin zafere ulaşmasının tarihi olan, İran takvimine göre 22 Bahman (11 Şubat) i simgeleyen 22 kez "Allah-u Ekber" yazısı bayrağa ilave edilmiştir.
Humeyni devrimden önce Paris'te kaldı. 1 Şubat 1979'da İran'a milyonların katıldığı bir karşılamayla dönen Humeyni, cumhurbaşkanlığına getirildi ve ömür boyu devletin dini ve siyasi lideri olarak kaldı. Devrim sırasında ilk önce "liberal, sol ve dini gruplar" Şah'ı devirmek için birleşmiş, Şah'ın devrilmesinden sonra ise iktidara yükselen Ayetullah Humeyni, "muhalif liderleri ve grupları ortadan kaldırmış veya sindirmiştir." Devrimin oluşum sürecinde rantiyeci devlet modelinin petrol krizleri sonucunda çökmesi etkili olmuştur. Muhammed Rıza Şah'ın İran’ın gereksinimleriyle örtüşmeyen tarım politikaları kırsaldan Tahran'a göçü hızlandırmış ve büyük kentlerde siyasi İslam'a yönelen bir alt sınıf yaratmıştır. İran Devrimi'nin oluşumunda Amerika'nın İnsan Hakları Politikası ivmeyi arttırıcı bir rol oynamıştır. Aydınlar yayınladıkları açık mektuplarla demokratikleşme isteklerini belirtirken, ABD'nin de bu süreçte Şah'a baskı yapacağını düşünmekteydiler. Devrim sürecinde farklı gruplar şahı devirme amacıyla birleşmiş, İslamcılar bu süreç içinde güçlenerek devrimi bir İslam Devrimi'ne dönüştürmüş, demokrasi sloganıyla solcu, muhafazakâr, aydın grup ve halkı birleştirmişlerdir. Zafere ulaştıklarında ise diğer grupları saf dışı bırakarak muhaliflere karşı baskıcı bir yönetimi tercih etmişlerdir.













Kaynaklar
Shayegan D. (2017). “Yaralı Bilinç-Geleneksel Toplumlarda Kültürel Şizofreni” (4. Baskı). (Bayrı H. Çev.) Basım Yeri: İstanbul, Metis Yayınları Yayınevi. (1989)
Vikipedi, Özgür ansiklopedi, “İslam”, Web:  https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0slam 20 adresinden 20 Aralık 2016’da alınmıştır.
Biz Evde Yokuz (Ocak 2017). “İran Şahının Devrilişi Ve İslam Devrimi”, Web: http://www.bizevdeyokuz.com/iran-sahinin-devrilisi-ve-islam-devrimi/ adresinden 10 Ocak 2017’ de alınmıştır.

Üşür S. (2017), “Din Siyaset Ve Kadın (İran Devrimi)” (1. Baskı). İstanbul: Alan Yayıncılık.
Devamını Oku
JESSİCA STOCKHOLDER’İN ÇALIŞMALARININ İÇİNDE BULUNDUKLARI ALANLA ARALARINDAKİ ETKİN İLİŞKİ

JESSİCA STOCKHOLDER’İN ÇALIŞMALARININ İÇİNDE BULUNDUKLARI ALANLA ARALARINDAKİ ETKİN İLİŞKİ


JESSİCA STOCKHOLDER’İN ÇALIŞMALARININ İÇİNDE BULUNDUKLARI ALANLA ARALARINDAKİ ETKİN İLİŞKİ



MEHMET AHMET BÜLEZ




                                                                      Ankara, 2017





JESSİCA STOCKHOLDER’İN ÇALIŞMALARININ İÇİNDE BULUNDUKLARI ALANLA ARALARINDAKİ ETKİN İLİŞKİ



Mehmet Ahmet BÜLEZ



Anahtar kelimeler: Enstalasyon, Stockholder, Renk, Mekân




ÖZET
Enstalasyon, geleneksel ve alışılmışın aksine, çevreden bağımsız bir sanat nesnesi içermeyip belirli bir mekân için yaratılan, mekânın niteliklerini kullanıp irdeleyen ve izleyici katılımının temel gereklilik olduğu bir sanat türüdür. Kökleri kavramsal sanat ve hatta 20. yüzyıl başındaki Marcel Duchamp'ın hazır-yapımları ve Kurt Schwitters'e kadar giden enstalasyon, çağdaş sanatta mimarlık ve performans dışında birçok görsel sanat disiplininden de destek alan melez bir tarzdır. Bu sayede sanatçının ve izleyicinin rolü yeniden biçimlendirilmiş ve sanat yapıtının tanımına farklı bakış açıları getirilmiştir. Enstalasyon sanatı ve Jessica Stockholder örneğiyle, enstalasyon sanatı ve sanat ürününün bulundukları alanla aralarındaki etkin ilişki ele alınmıştır.
Jessica Stockholder 1959’da ABD’nin Seattle kentinde doğdu. Çalışmalarına halen ABD’de sürdürmektedir. Stockholder heykelsi-resimsel yerleştirme çalışmalarını, sistematik planlama ve kendiliğinden gelişen keyifli akış arasında çakışan noktaları araştırıp eserlerinde uygulamaya çalışmıştır.



GİRİŞ
Son yıllarda enstalasyon sanatının konumu değişerek çağdaş görsel kültür içinde belli başlı sanat akımlarından biri haline gelmiştir. Enstalasyon, sanat formunu yeni baştan tanımlayan ve başka disiplinleri de etkileyerek, sınırları tanımayan bir ifade aracı olarak gelenekselleşmiş, imgelem ve anlatı oluşturma modellerine karşı yeni formlar üretmiştir. Enstalasyon sabit sınırları kabullenmemesiyle tanımlanan bir sanat olmuştur. Enstalasyonun deneysel yanı, sanatçıları başka disiplinlerin sınırlarını irdelemeye yöneltmiştir.
Plastik sanatların diğer ögelerinde ( tablo, heykel vb.) eserin bitmiş hali yani sonuç önemliyken, enstalasyon izleyiciye farklı bir deneyim yaşatmayı hedeflediği için, süreç odaklıdır ve bu yönüyle ön plana çıkar. Enstalasyonda süreçselliği özellikle 80'li yıllarda görmek mümkündür. Dan Flavin'in mekânsal algılayışı değiştiren florasanları imzası niteliğini taşır. Daniel Büren'in 3,7 cmlik çizgileri beyaz ve ikinci bir canlı renkle birlikte kullanarak mekânları dönüştürmüştür. Resim malzemesi kullanarak ama resim olmayan çalışmalar yapmıştır. 1960'lar ve 80'ler arasındaki enstalasyolarda izleyici sadece göz konumundadır. Edward Kienholz'un "Bordello/ Randevu Evi" sürealite taşıyan ve izleyicinin göz konumunda olduğu enstalasyonlara verilebilecek bir örnektir.
Sanatın her dalını ifade aracı olarak kullanması, malzeme kullanımındaki sınırsızlık, izleyicinin de katıldığı eylemsel, deneyimsel bir olay oluşu, enstalasyonu, mimarlık, müzik, şiir, resim, heykel, performans, tiyatro dallarından beslenen bir çalışma biçimi olarak ortaya koymuştur. Birçok enstalasyon, kurumsal çerçeveden hareketle kültür ve tarih hakkındaki tartışmalara katkıda bulunur. Fiziksel bir mekânın var olma özellikleri mekânın kendisini vurgulamak üzere kullanıldığı gibi bu özellikler hayali bir mekân yaratmak üzere de kullanılmıştır.
Enstalasyon sanatçıları kullandıkları malzeme ve mekân açısından kendilerine sınır koymazlar. Bu sanatçılar üzerindeki sürekli yeni bir şeyler bulma baskılarının bir sonucudur.



Jessica Stockholder’in Heykelsi-Resimsel Yerleştirmeleri

Jessica Stockholder, kendine özgü çalışma sisteminin kaynağının, temelde sözcüklere dayanmayan bir yaratıcı alanda üretim yapmak suretiyle çocukluğundan beri aldığı entelektüel terbiyeden –annesi Shakespeare uzmanıdır- kopma arzusu olduğunu ifade eder. Zamanla bu yaklaşımını değiştirmesine ve bazen yapıtlarına uygun sözcükler eklemesine rağmen Stockholder’ın heykelsi-resimsel yerleştirmelerinin kökleri, hem fiziksel hem fantastik bir gerçeklik yaratmak için kullanacağı birer çıkış noktası haline gelen malzemeleri, sıradan nesneleri ve farklı dünyaları buluşturma bağlamında ele alır. Bir dizi deneysel düşüncenin hayata geçirilmesi olarak gördüğü, doğaçlama oyunlardan ibaret süreç boyunca Stockholder sistematik planlama ile kendiliğinden gelişen keyifli akış arasında çakışan noktaları araştırır.
                 

Görsel 1. “Sam Kumu Ezdi ya da Kum Sam’i Ezdi”, 2004,  Karışık Teknik, Yerleştirme Görüntüsü, Rice Üniversitesi Sanat Galerisi, Houston





Sam Kumu Ezdi ya da Kum Sam’i Ezdi, Stockholder’in 2004’te Houston’daki Rice Üniversitesi Sanat Galerisi’nde açtığı aynı isimli sergide yer alıyordu. Sanatçının tipik “yayılan” çalışmalarından biri olan yapıt geniş, ferah bir odayı bazıları uyumlu bazıları ise apaçık uyumsuz, rengiyle, şekliyle, dokusuyla baş döndürücü çeşitlilikte bir dizi parçayla dolu, sınırları belirsiz bir oyun alanına dönüştürdü. Yapıtın bıraktığı etkide ışığında önemli bir rolü vardı. Nitekim sanatçı, neredeyse labirente benzeyen bir kurgu yaratmak için yapıtlarına görsel ve bütünsel karmaşayı artıran katmanlar eklemeyi sağlayan dijital yansıtıcıların, açık renkli ampullerin, tiyatrolarda kullanılan sahne ışıklarının yanı sıra geleneksel aydınlatma sistemlerini de kullanmaktadır.

          

Görsel 2. İçi Boş Geniş Yerler; İçi Boş Dar Yerler, 2011, Amerikan Dişbudağından Yapılma Keresteler, Boya, Kontrplak, Aldrich Contemporary Art Museum, Ridgefield, Connecticut.



Stockholder plastik malzemeyi sever. Bunun sebebi yalnızca kolay kullanılabilmesi ve görsel etkisi değildir. Bu sevgi, plastiğin çağdaş kültürde oynadığı sayısız roldende ileri gelir. Sanatçının yapıtlarının genelinde mobilya, besin, ev aletleri, spor malzemeleri gibi bileşenleri yanında plastik ögelerde bulunur. Ayrıca beton, tahta, fiber levha gibi ham/işlenmemiş mazemelerde göze çarpar. Bütün bunlar üstlerini tamamen kaplayan boyalarla gökkuşağı gibi rengarenk boyanmıştır. Robert Rauschenberg, Richard Tuttle ve diğer sanatçıların karışık teknikle çalışmak konusunda yaptığı yeniliklere, Konstrüktivizme, Soyut Dışavurumculuğa ihanetmiş gibi görünen nihai yapıtlar ise biçimsedir ancak hiç de sessiz değildir. Bilakis, hem fiziksel hemde psikolojik açıdan kendini sürekli yeniden üreten bir ortamda daimi hazzın değeri  hakkında yorum yapar ve aslında bu değeri somutlaştırır.

                                       
Görsel 3. İsimsiz, 2009, karışık teknik 230x76,2x63,5 cm


Stockholder, münferit şekilde serbest halde duran yapıtların yanı sıra duvara monte edilen heykeller, malzeme gruplarıda üretir. Buna rağmen en büyük ölçekli yerleştşrmeleri, yalnızca iç mekanları ıvır zıvırla doldurmakla kalmaz, duvarları, zemini, hatta tavanı bile renklendirip kaplayarak ortama lav akıntısı gibi yayılır. Aklındaki belli başlı kurumlar için bu projelerine entegre etmeyi hedefler. Sanatçının desenleri, projenin genel yapısını belirleyen ama yerinde  gelişmesine imkan veren tarif  niteliği taşır.



SONUÇ
Her enstalasyon bir deneyimin ortak ürünüdür. Genellikle sanatçı izleyiciye yönelik olarak eserini icra etmez. Muhtelif parçaların yerleştirilmeleriyle ortaya çıkan özgün enstalasyonlar farklı mekânlara farklı yaşanmışlıklar katmaktadırlar. Enstalasyon klişeleşmiş kurallar dizisi değil, devinimi olan, sürekli kendisini yenileyen, teknoloji ile bağlarını güçlendirerek alanını genişleten kapsamlı bir süreçtir.
Enstalasyon sanatı algılanan herhangi bir şeyin nasıl anlam yaratılmasına katıldığının yoğunlaşmış bir gösterimidir.
Bu bağlamda sanatçı Jessica Stockholder’in enstalasyonların da renk, mobilya, besin ve ev malzemeleri gibi bileşenlerin yanında plastik öğelerle de kucaklaşmıştır. Enstalasyon sanatçısı olarak Jessica Stockholder’in tercih edilmesindeki en büyük sebep projelerinin en büyük ölçekli yerleştirmeleri, mekâna lav akıntısı gibi yayılması olarak üretilmiş olması ve ham/işlenmemiş malzemeleri de kullanmasıdır. Rengi bir tür bağlayıcı madde gibi kullanan sanatçı, aslında birbirinden tamamen farklı olan nesneler arasında bağ kurar; nesnelerin görünüşünü değiştirmez ancak biraz kaba, hayli de şaşırtıcı yöntemlerle bunlara müdahale edip yeniden bir araya getirir.
Enstalasyonlarını oluşturan nesnelerin birbirleri ile ilişkileri ve çalışmalarının içinde bulundukları alanla aralarındaki etkin ilişki bir bütün ile buluşur. Bu nokta da enstalasyonlar, yalnızca karşımızda duran nesneler düzeneği değil, izleme-izlenme sürecini yaşatan yeni bir ortama dönüşmektedir. Sanatçı heykelsi-resimsel yerleştirme çalışmalarını, sistematik planlama ve kendiliğinden gelişen keyifli akış arasında çakışan noktaları araştırıp eserlerinde uygulamaya çalışıp izleyiciye sunmaktadır.










Kaynaklar
Thompson J. (2017). Modern Resim Nasıl Okunur Modern Ustaları Anlamak (1. Baskı) (Çulcu C. F. Çev.) Basım Yeri: İstanbul, Hayalperest Yayınevi. (2014)
Wılson M. (2017). Çağdaş Sanat Nasıl Okunur 21. Yüzyıl Sanatını Yaşamak (1. Baskı) (Erdoğan F. C. Çev.) Basım Yeri: İstanbul, Hayalperest Yayınevi. (2015)
Barrett T. (2017). Neden Bu Sanat Çağdaş Sanatta Estetik Ve Eleştiri (1. Baskı) (Ertmert E. Çev.) Basım Yeri: İstanbul, Hayalperest Yayınevi. (2015)
Erinç S. M. (2017) Sanatın Boyutları (2. Baskı) Basım Yeri: Ankara, Ütopya Yayınevi. (1998)
Turani A. (2017) Çağdaş Sanat Felsefesi (5. Baskı) Basım Yeri: İstanbul, Remzi Kitabevi. (1974)

Ertan G. , Sansarcı E. (2017) Görsel Sanatlarda Anlam Ve Algı (1. Baskı) Basım Yeri: İstanbul, Alternatif Yayıncılık. (2017)
Devamını Oku
Picassonun Kadınları ve Sanatına Yansıması

Picassonun Kadınları ve Sanatına Yansıması

  
PİCASSO'NUN KADINLARI VE SANATINA YANSIMASI



MEHMET AHMET BÜLEZ








Ankara, 2017




PİCASSO'NUN KADINLARI VE SANATINA YANSIMASI
Mehmet Ahmet BÜLEZ





ÖZET
Yaşamının son 20 yılında kariyerinin en üretken dönemini geçiren Picasso, resim başta olmak üzere, binlerce heykel, seramik ve çizim üretmiştir. 20. yüzyılın en önemli sanatçılarından biri olan ressam, çalışmalarındaki ihtiras ve tutkuyu kadınlarında, aşklarında da aynı şekilde yaşayıp birçok eserinde de aşklarına yer vermiştir. Pablo Picasso gerek ressam, gerek heykeltıraş, gerekse de grafiker, şair olarak yaratıcılığı ve yenilik arayışları ile kendi zamanında yaşamış olan sanatçıların devamlı bir adım ilerisinde olmayı başarmıştır. Picasso 20 yaşlarında Paris’e gelir. “Mavi Dönem” olarak adlandırılan resimleri yapar. Bu döneme ait çalışmalarında melankolik ve soğuk bir mavi hâkimdir. Tablolarında hasta, sakat, yardıma ihtiyacı olan insanları isler. 1905 yılında resimlerine hâkim olan renkler ve konular değişir. Soğuk mavinin yerinin sıcak bir pembe almıştır. Artık konuları dansçılar, akrobatlar ve palyaçolardır. Bazen oldukça basit formlar kullanır ama kimi çalışmalarında ayrıntılara önem verir. 1907 yılında yaptığı “Avignonlu Kızlar” isimli tablosu ile Kübizm’i başlatır ve gelecek yıllarda bu akimin değişik kollarının geliştirilmesinde de bizzat rol alır. Sanatçının çalışmalarında göze çarpan belli bir düzen ve ahengin olmamasıdır. Çoğu zaman yeni yapıtları eski çalışmaları ile tezat oluşturur. Sanatçının hayatı ve aşkları gibi.

Anahtar kelimeler: Picasso, Aşkları, Picasso’nun Aşklarını Konu Alan Resimleri.


GİRİŞ
Kadınlara duyduğu tutku, İspanya’nın güneyinde henüz 13 yaşındayken babasının onu götürdüğü genelevde başladı. Sanatını da etkileyen, besleyen seksüel iştahı bir daha hiç kesilmedi. Kadınlarını seçerken uyduğu iki katı kural vardı: İtaatkâr olmaları ve boylarının kendisinden kısa olması (ki ikincisi, Picasso’nun boyunun 1.63 metre olduğu düşünülürse uyulması daha zorlayıcı bir kuraldı).Jacqueline ile yaşadığı yıllar, Picasso’nun en verimli dönemlerindendir. Diğer aşklarının hepsinden çok Jacqueline’i çizer. Pablo Picasso sadece bir teknik ya da sanat dalıyla uğraşmamıştır. Bu yönde işler üretmemiştir, tam tersine Picasso resim, heykel, kolaj, grafik, baskı resim, seramik gibi işler üretmiştir. Bilinen birçok sanatçıya göre Picasso belirttiğimiz gibi değişik alanlarda işler yapıtlar üretmiştir. Hayatına giren kadınların bunda payı var mıdır bilinmez ama her alanda işler üretebilmesi ve farklı dönemlerini karşılaştıracak olursak, hayatına giren kadınların etkili olduğu söylenebilir.
Picasso için sanatta en önemli malzeme dildi. Tek uğraşı, yaşamı boyunca genç ve dinamik kalan düşüncelerini ifade edebileceği özgün bir dil bulmak ve farklı anlatım biçimlerine göre bu dilin sınırlarını genişletmek oldu. "Resim sanatında aramak hiçbir şey ifade etmez. Önemli olan bulmaktır" diyen Picasso sanatı bir karşılaşma, bulgu, serüven ve sonu gelmeyen bir süreç olarak yaşadı. Resim, heykel, seramik, yazın ve gösterim sanatlarında yapıtlar verdi. Bu çeşitliliği şu sözlerle açıklar: "İfade etmek istediğim konular farklı anlatım biçimleri kullanmamı ima ettikleri zaman bunları benimsemekte asla tereddüt etmedim. Hiç bir zaman deneme ya da alıştırma yapmadım, bir şey söylemek istediğimde her zaman bunu en uygun olduğunu hissettiğim biçimde söyledim. Farklı konular farklı anlatım biçimlerini gerektirir. Bu gelişme ya da ilerleme anlamına gelmez; ifade etmek istenilen düşünce ve anlatım aracının birbirine uydurulması demektir".


1. FERNANDE OLİVİER: “İLK SEVGİLİ”
İspanyol sanatçının ilk büyük aşkı, ressamlara modellik yapan Fernande Olivier idi. 1904’te tanıştılar. Aşkları saflıktan hayli uzaktı. Kötü bir çocukluk, ergenlik çağlarında yaşanan vahşet dolu bir evlilikten sonra Paris’in bohem dünyasına kaçan Olivier, iflah olmaz bir tembel, önüne gelenle yatan bağımsız ruhlu ve son derece eğlenceli bir kadındı. Dönemin avangart Paris’inde bir çeşit ‘it girl’ idi. Oysa Barselona’dan Paris’e geleli henüz iki yıl olan genç Picasso’nun kadınlarla deneyimi, fahişeler ve kendisini büyüten dini bütün Katolik kadınlarla sınırlıydı. Elbette Olivier, tanıştıkları andan itibaren Picasso’yu sarhoş etti. Hem âşığı hem ilham perisi olarak. Fernande, yalnız Picasso’nun Pembe Dönemi’ndeki pek çok tablosuna modellik yapmakla kalmadı. Sevgilisinin sakin, yavaş, dalgın varlığını saplantı haline getiren Picasso, onun sayesinde Pembe Dönemi’nin şiirsel romantizminden uzaklaştı, hem modern Paris’in dinamizminden hem de bütün hayatı boyunca onu çekecek olan Akdeniz kültürünün dayanıklı değerlerinden ilham aldığı yeni bir çalışma biçimine yöneldi. Olivier, birlikte oldukları yedi yıl boyunca sanatında yeni yollar, biçemler arayan Picasso’nun yanından hiç ayrılmadı.
Olivier, Picasso’nun en devrimci döneminde onunla birlikte oldu. Ama ilişkileri inişli çıkışlı, tutku ve kıskançlık doluydu. Picasso, Montmartre’daki stüdyosunun boğucu sıcağında çalışırken, sürekli onu yalnız bırakan Olivier’yi kıskançlık ve kızgınlıkla yiyip bitiriyor; Olivier de ressamın bu duygularını körüklemekten geri kalmıyordu. Ancak Picasso, ressam olarak başarıya ulaştığında Olivier’ye ilgisini de kaybetti. Olivier 1911’de Picasso’nun kıskançlığını kışkırtmak için küçük bir İtalyan sanatçıya poz vermeye kalkışınca, ressam, Fernande’nin en yakın arkadaşı Eva Gouel ile flört etmeye başladı.
Picasso ilk sevgilisi ile beraberken, 1907 yılında yaptığı “Avignonlu Kızlar” isimli tablosu ile Kübizm’i başlatır ve gelecek yıllarda bu akimin değişik kollarının geliştirilmesinde de bizzat rol alır. Bu dönem Pembe Dönemine de denk gelmektedir.
                                           
                                  
 
Görsel 1.“Avignonlu Kızlar”, Yağlıboya, 243.9 × 233.7 cm, 1907.
 



Görsel 2. Fernande Olivier'nin Örtülü portresi
1906, (Picasso'nun Pembe Dönemi).

Görsel 3. Fernande Olivier, 1909.























Picasso’nun 1904’ten 1905’e kadarki dönemi “Pembe Dönem” veya “Sirk Dönemi” olarak bilinmektedir. Mavi renk pembeye dönüyordu ve palyaçoların, sirk çalışanlarının, akrobatların resimlerini yapmaya başlamıştı.
İşlenen temalar daha çok melankolik ve duygu yüklüdür; bu dönem tablolarında sirk dünyasına da rastlanır. Pembe dönemde âşık olur ve duyguları değişir, neşeli, umut vadeden çalışmalar yapar. Yaşama daha bir mutlu bakıyordur. Picasso, bu dönemde renkten çok çizgi ve desen kullanımına önem verir.
“Soytarılar Ailesi” eserinde,  insanların gözündeki eğlendirici rolleriyle çelişen ciddi bir görünüm hâkimdir. Bu dönemde yaptığı diğer resimlerde olduğu gibi grubun neyi temsil ettiğini bilmiyoruz, ama soytarının (Picasso’nun) elini tutan ve elinde bir sepet çiçek olan küçük kızın varlığı ilgi çekicidir. Picasso’nun kaybettiği kız kardeşi ile hemen hemen aynı yaşlarda olmalıdır.
                                                        
                                                                
Görsel 4. “Soytarılar Ailesi”, 1905.




2. EVA GOUEL:  “TATLIM BENİM”
Fernande’yi hayatından bir anda çıkarmıştı. Çok uzun yıllar, kadın 1951’de ressamla en canlı anılarını kaleme aldığı ‘Picasso et ses Amis’ adlı kitabını yayımlamaya kalkışana kadar da görüşmedi. Kitap, o zamanlar 70 yaşında olan Picasso’yu çok kızdırdı. Ama buna rağmen artık çok hasta ve yatalak olan Olivier’ye ölene kadar maaş bağladı. Anı kitabının tamamı ‘Loving Picasso’ adıyla ancak 1988’de yayımlandı. Ancak anlattıklarının ne kadarı tam olarak gerçeği yansıtıyordu, ne kadarı Picasso’yu Eva Gouel’e kaptırmanın acısıyla yazılmıştı belli değil. Fernande ne yazmış olursa olsun, Eva Picasso için çok değerliydi.

Asıl adı Marcelle Humbert olan Eva Gouel, Picasso’nun onunla ilgilenmeye başladığı 1911’de bir başka ressamın, Louis Marcoussis’in kız arkadaşıydı. Büyük ressamın hayatında iz bırakan kadınlar arasında hakkında en az şey bilinen o. Geride yalnız iki fotoğrafı kalan bu incecik, zarif, minyon kadının kişiliği tamamen bir muamma. Picasso, Kübist döneminde birlikte olduğu Gouel’in hiç resmini yapmadı. Ama kadınlarının hiçbirine göstermediği tutkulu aşkı tablolarına yansıttı. Yarı soyut kompozisyonlarında kullandığı kolajlara sürekli, Eva’yı kastederek ‘Ma Jolie’ (tatlım benim) yazdı. Zaten sonraları da, hiç kimseyle Eva ile olduğu kadar tatmin olmadığını söyledi. İlişkileri Eva Gouel, 1915’te, henüz 30 yaşında tüberkülozdan ölene kadar devam etti. Picasso, bu ölümle perişan oldu ama bu perişanlık onu kısa süreli pek çok ilişki yaşamaktan alıkoymadı. Ta ki evlenene kadar.
                           

 Görsel 5.“Natürmort, Müzik”, 1913-14.


Görsel 6.“Ma Jolie”, 1911-12.

1910 yılından itibaren Picasso ve Braque Kübizm akımını yeni bir boyuta taşımaya başladılar. Bu ilk aşama objelerin parçalarına ayrıldığı “Analitik Kübizm” olarak biliniyor. Burada amaç objeyi taklit etmekten çok onun gerçeğini yansıtmaktır.
Kübizm, 20. yüzyılın başlarında ortaya çıkarak, resim ve heykel alanında devrim yapan, ayrıca müzik ve yazını da etkilemiş bir avantgard sanat hareketidir. Kübist çalışmalarda, nesneler parçalanır, çözümlenir ve tekrar düzenlenir, sanatçı objeyi tek noktadan bakarak betimlemek yerine, pek çok noktadan bakarak objeyi daha geniş bir bağlamda gözler önüne serer. Genelde yüzeyler, hiçbir tutarlı derinlik duygusu gözetmeden, görünüşte rastgele köşelerde kesişir. Arkaplan ve obje(veya figür), kübizmin karakteristik özelliklerinden olan muğlak, sığ alanı yaratabilmek için birbirinin içine işlemiş şekilde yer alır.


3. OLGA KHOKHLOVA: “DİK BAŞLI EŞ”
I. Dünya Savaşı sürerken, 1917’de, yazar arkadaşı Jean Cocteau’nun ısrarlarına dayanamayıp, Ballets Russes tarafından sahneye konan Parade balesinin dekorlarını yapmak üzere İtalya’ya gitti. Bu seyahatin iki çok önemli sonucu oldu: 1918 yılının temmuz ayında Paris’te evleneceği balerin Olga Khokhlova ile tanıştı ve Roma’da klasik sanatın derin ve çarpıcı yönünü keşfetti. Olga Khokhlova ile evliliği, onun sanatsal yöneliminde bütüncül bir değişimle kesişti. 1920’lerin başında klasisizme geri döndü. Picasso’nun yaptığı Khokhlova’nın portreleri, 19’uncu yüzyılın ustalarından Jean Auguste Dominique Ingres’in esinlendiği kendini tutma ve sükûneti yansıttı. Ama çiftin hayatında sükûnet, tablolarla sınırlı kaldı. Zira Olga, 1921’de doğan ilk çocuğu Paulo’nun annesi, Picasso’ya bu dünyada kafa tutabilen pek az kişiden biriydi ve bunu neredeyse her gün hakkıyla yapıyordu. Evlerinden kavga gürültü eksik değildi. Olga yüksek sosyetedendi ve resmi toplantılardan, etkinliklerden, biçimsel ilişkilerin hüküm sürdüğü eğlencelerden hoşlanıyordu. Başlangıçta Picasso’nun çok işine yarayan bu ilişkiler bir süre sonra sıkıcı gelmeye başladı. Ressam doğası gereği bohem bir yaşam tarzına sahipti. Hırslı Olga Khokhlova’nın artık zengin olan sanatçıyı evcimenleştiren tutkusu çok geçmeden boğucu oldu. İlişkileri parçalanırken, Olga giderek daha çok kuruntuya kapılıp kıskançlık nöbetleri geçirmeye başladı. Picasso ise ona aldırış etmeden bildiği gibi yaşamayı sürdürdü. Ama ne kadar sadakatsiz olursa olsun, bir İspanyol erkeği olarak içine işlemiş, “Bir erkek asla karısını terk etmemelidir” anlayışı yüzünden tutku kalıntılarıyla idare eden Khokhlova’yı terk etmedi.

Picasso, 1920'lerin başlarında karısını ve küçük oğlu Paolo'yu betimleyen anıtsal, ama bir o kadar da hacimsel çizim ve yağlıboyalar yapıyordu. Heykel gibi ele alınışları ve antikçağ sanatını hatırlatan figürleri yüzünden "klasikçi" olarak da yorumlanan bu çalışmalar, sanatçının eski ustaların tablolarından; anıtsal İtalyan sanatından ve on altıncı yüzyıl maniyerist ressam ve heykeltıraşlarından esinlendiğini gösterir.
                                          
      
 Görsel 7. “Yıkananlar”, 1920. 

                                        
Görsel 8. Pablo Picasso ve Olga Khokhlova, 1918’de
Paris’teki Rus Ortodoks Kilisesi’nde evlendi.             

Görsel 9. Bugün Paris’teki Musée Picasso’da sergilenen ‘d’Olga dans un fauteuil’ (Koltuktaki Olga) adlı tabloyu Picasso 1918 yazında yaptı.



4. MARIE-THÉRÈSE WALTER: “EROTİK MASUMİYETİN SİMGESİ”
Marie-Thérèse Walter ile 1927’de Galeries Lafayette mağazasının kapısında karşılaştılar. İlk görüşte aşktı; hemen sevgili oldular. Picasso, Olga ile hâlâ evliyken yaşadığı bu ilişkiyi rahatça sürdürebilmek için, genç sevgilisine, aile evinin hemen karşısında bir daire tutmuştu. İlişkileri sekiz yıl sürdü. Marie-Thérèse Walter, Picasso’nun özellikle 1930’lardan sonraki resimlerinde gözlenen güçlü erotizmini yansıttığı pek çok resimde ölümsüzleşti. Picasso’nun ünlü Vollard Suite çizimlerinin çoğunun ilham kaynağı Marie-Thérèse idi. Ressama deli gibi âşıktı. Bir gün gelip onunla evleneceği umuduyla yaşadı ama bu hiç gerçekleşmedi. Aslında 1935’te tam kızları Maia’yı doğurduğu sırada, Olga Khokhlova onun varlığını öğrendi. Picasso’dan derhal boşanmak istedi ama ressam bunu kabul etmedi. Sebep, Olga’dan vazgeçememesi değil, Fransız yasaları gereği yapmak zorunda olduğu mal paylaşımına yanaşmamasıydı. Çift pratikte ayrılsa da, resmen hiç boşanmadı. Olga, Picasso’yu razı etmek için her yolu denedi; yıllarca ressamı nefret mektupları bombardımanına tuttu; gördüğü her yerde hakaret yağdırdı, sevgililerine sataştı. Ama durum değişmedi.

Marie-Thérèse Walter de asla Picasso ile evlenemedi. Dahası, bir yıl sonra 1936’da Picasso onu Dora Maar için terk etti. Marie-Thérèse, Picasso’nun ölümünden dört yıl sonra kendini asarak intihar etti.

1920'lerin sonları ve 1930'larda Picasso'nun eserlerinde hayatındaki Marie-Thérèse Walter’ın görüntüleri belirmeye başlar. Genç Marie-Thérèse Walter'ın kısa sarı saçları ve Picasso'nun şevkle resmettiği dolgun vücudunun formları, uyurken betimlendiği Siesta gibi eserlerde açıkça bellidir. Picasso, ancak ölümünden sonra yirminci yüzyılın en önemli ve etkili heykeltıraşlarından biri olarak ün kazanır. Oysa ömrü boyunca üç boyutlu işler yapmış, figürler yoğurmuş, birleştirmeler yapmış, alçı ve seramikle uğraşmış, kaynaklı demir ve kesme metallerden heykeller yapmıştır. Sanatçı, 1930'da Paris'in kuzeybatısındaki Château de Boisgeloup'da bir heykel atölyesi kurmuş ve ağaçtan oyma figürler yapmaya başlamıştır. Çok geçmeden büyük ölçekli alçı başlara dönmüş, sonra bunlar bronz olarak dökülmüştür. Picasso 1930'larda bazı baskı projeleri üzerinde de çalıştı. Bu tekniği seviyor, özellikle aside yedirme baskıları öteki geleneksel oymabaskı teknikleriyle karıştırıyor, deneyler yapıyordu. İsviçreli yayıncı Albert Skira için yaptığı, Ovid'in Metamorfozlar'ını ele alan illüstrasyonlar 1931'de yayınlandı. Aynı yıl Ambroise Vollard da Picasso'nun bir dizi baskısını Balzac'ın Le Chefd'œuvreinconnu adlı kitabının özel baskısını resimlemek için kullandı. Ardından yüz adet oymabaskı siparişi geldi, bunların çoğunun konusu "stüdyosunda çalışan heykeltıraş"tı ve 1939'da Suite Vollard adıyla yayımlandılar.


 
Görsel 10. 1933 Kil, 121 x 69 x 32 cm.

 
Görsel 11. “La Reve”, 1932.


                                     
Görsel 12. Picasso, Marie-ThérèseWalter’in portresini 1937’de, ondan ayrıldıktan sonra tamamladı. Musée Picasso’da bulunan tablo, Picasso’nun neoklasik ve sürrealist dönemine aittir.
.
                                     Görsel 13. Marie-Thérèse, kumsalda bu fotoğrafı çektirirken henüz 19 yaşında.
  

5. DORA MAAR: “TRAJİK SEVGİLİ”
Marie-Thérèse, Picasso’ya entelektüel düzeyde ne kadar az şey verdiyse, Dora Maar da o kadar çok verdi. Picasso’nun dehası ve birikimiyle boy ölçüşmeye en çok yaklaşan kadın oydu. Asıl adı Henriette Theodora Markovitch olan 29 yaşındaki Dora Maar, sürrealist sanat çevreleriyle içli dışlı bir fotoğrafçı ve ressamdı. Picasso, kuzguni siyah saçlı, büyüleyici bakışlı bu genç kadını ilk kez Saint-Germain-des-Prés’deki Café aux Deux Magots’da, şair arkadaşı Paul Éluard ile otururlarken gördü. İkisini Éluard tanıştırdı. Picasso daha o an, hem güzelliği hem de masada oynadığı tehlikeli bıçak oyunuyla Dora Maar’a mıknatıs gibi çekildi. Öyle ki, Maar bıçakla elini kestiğinde kanıyla lekelenen eldivenlerini saklayıp saklayamayacağını sordu. Sonraları paylaştıkları apartman dairesindeki bir rafta bu eldivenleri sergilediler.

Sanatçı Man Ray’in “Sürrealist ikon” diye tanımladığı Dora, Picasso için de “Esin perisi” idi. Maar, Picasso’nun siyasal sorumlulukla eser verdiği dönemde onun partneri oldu. Tate’dekiikonik‘Ağlayan Kadın (The Weeping Woman)’ tablosu, İspanya’daki iç savaş için Maar’ın içinde kopan fırtınaları yansıtıyordu. Picasso’nun şaheseri Guernica üzerinde çalışırken ki halinin foto grafik kaydını da Maar tutmuştu. Hatta Picasso başlangıçta resimdeki ölüm meleğine onun fiziksel özelliklerini yansıtmıştı. Ama Picasso’nun Maar’ı en çok anlattığı imajlarında, kadının özelliklerini rahatsız edici biçimde yeniden şekillendirmesi dikkat çekiciydi. Picasso, Dora’yı genellikle hep çok güzel ama çok da hüzünlü resmetti. Bunu şöyle anlatıyordu: “Benim için o, ağlayan kadın. Yıllarca onu hep işkence görmüş şekilde çizdim. Ne sadistliğim yüzündendi bu, ne de bundan memnun oldum; yalnızca beni zorlayan bir imaja boyun eğdim. Gerçek buydu.” Trajik havasıyla etkileyici olan Dora Maar’ın hayatından da trajedi eksik olmadı. 1944 yılında Picasso onu Françoise için terk ettiğinde akli dengesini tamamen kaybetti ve hastaneye kapatıldı. Uzun süren tedavilerin ardından Maar tekrar resim yapmaya başladı, Paris’te sergiler açtı. Ama ne yaptıysa bir daha kendini tam anlamıyla toparlayıp, ayakları üzerinde durmayı başaramadı. Sonraki yıllarda münzeviye dönüştü; 1997’de yoksulluk içinde tek başına öldü.

Picasso yine, trajik sevgilisi Dora Maar’ın entelektüel düzeyinden mi sürrealist sanat çevreleriyle içli dışlı bir fotoğrafçı ve ressam oluşundan mıdır? Bilinmez hayatının eseri olabilecek ya da olmuş olan “Guernica” eserini yapmıştır.Tuval üzerine yine öncülüğünü yaptığı kübizm ilesadece siyah ve beyaz renklerde yağlıboya ile yapılmış bir resimdir. Picasso bu resimdeki amacı, kendi dönemindeki KazimirMaleviç vb. bazı ressamların yaptığı gibi, gerçekleri temsil etmeyecek bir soyutlamaya ulaşmak değildi. Tabloda, ölüm, şiddet, gaddarlık ve çaresizlik sahneleri, bunların asıl sebebi gösterilmeksizin işlenmiştir. Tablonun siyah beyaz oluşuyla, o dönemdeki gazetelerde yayımlanan fotoğraflara yakınlık sağlanmış, ayrıca savaşın yarattığı cansızlık vurgulanmıştır. Guernica'da, acı çeken insanlar ve hayvanlar ile kaos içindeki yıkılmış binalar betimlenmiştir.

 
Görsel 14.“Guernica“, Reina Sofía Müzesi, Madrid, 349.3 x 776.6 cm.
                 
Görsel 15.Picasso’nun en bilinen eserlerinden 1937 tarihli ‘Ağlayan Kadın’ (The Weeping Woman) tablosu, Dora Maar’ın portresi. Bugün Londra’daki Tate koleksiyonunda yer alıyor.
Görsel 16. Dora Maar’ın bu fotoğrafını ise 1936’da yakın dostu sanatçı Man Ray çekmiştir.



6. FRANÇOISE GILOT: “PICASSO İLE BAŞ EDEN KADIN”
Dora Maar’ı uğruna terk ettiği Françoise Gilot ise Picasso’nun aşkları içinde belki de en güçlü karaktere sahip olandı. Tanıştıklarında 21 yaşında sanat için hukuk öğrenimini bırakmış gencecik bir kızdı. Ama yaşına, deneyimsizliğine rağmen öyle aklı başındaydı ki, hiçbir sevgilisinin yapamadığını yapıp, 63 yaşındaki Picasso’nun kötücül tarafları ve huysuzluklarıyla baş edebildi. En azından bir süreliğine. Dokuz yıl Côted’Azur’da göreli olarak normal bir aile hayatı yaşadılar. Picasso’nun Gilot’dan iki çocuğu oldu: 1947 yılında Claude ve 1949’da Paloma. Ününün ve zenginliğinin doruğuna ulaştığı bu dönemde, Gilot’nun özeliklerini bir dizi parlak resim ve çizimde yakaladı. Onu iyi tanıyanlar için sanatta ve yaşamda ‘Picasso’yu oynadığı’ bir dönemdi bu. 1953’te sona erdi; Françoise Gilot, ressamı terk etti. 11 yıl sonra yazdığı ‘Picasso’ ile Yaşam’ kitabı ise aralarındaki tüm bağı kopardı. Picasso, Gilot’ya öyle kızmıştı ki, kitabın yayımlanmasının ardından çocukları Claude ve Paloma’yı görmeyi reddetti. Gilot 1970’de çocuk felci aşısını bulan Amerikalı bilim adamı, Doktor Jonas Salk ile evlendi.
                                         
Görsel 17. Pablo Picasso ve FrançoiseGilot, oğulları Claude ile birlikte.

Görsel 18. Picasso’nun 1946 tarihli ‘Sarı Kolyeli Kadın’ tablosunun modeli Françoise Gilot idi.


7. GENEVIÈVE LAPORTE: “YASAK AŞK”
Aslında Gilot, Picasso’nun alenen aldatıp onurunu ayaklar altına almadığı ender kadınlardan biriydi. Ama yalnızca alenen aldatmamıştı. Zira 1951 yılının mayıs ayında Picasso, 24 yaşındaki Geneviève ile aşk yaşamaya başladı. Tanışıklıkları 1944’e dayanıyordu. O yıl, 17 yaşındaki Geneviève Laporte, okul gazetesi için Picasso ile röportaj yapmıştı. Yıllar sonra sanatçıyı stüdyosunda ziyaret etmesi kıvılcımın her ikisi tarafından da tutuşmasına yol açtı. 1951 yazında, 70 yaşındaki Picasso, Gilot yerine Laporte’u St. Tropez’ye götürdü. İlişkileri son derece gizli sürdü. Laporte, Picasso’nun yanına taşınma teklifini reddetti ve tam da Françoise’nın ressamı terk ettiği sırada Picasso’yu bıraktı. Jean Cocteau’nun deyişiyle “paçasını ucuz kurtardı.” 1972’de bu ilişkiyi kamuoyuna duyuran Laporte, 2005’te gizli ilişkileri sırasında Picasso’nun çizdiği 20 tabloyu açık artırmaya çıkardı. Picasso’nun Laporte ile geçirdiği dönem, ressamın ‘hassas dönemi’ olarak biliniyor.

 
Görsel 19. Geneviève Laporte.

 
                                                                  Görsel 20. Genevıève Laporte fotografı.


                      
8. JACQUELINE ROQUE: “SON SEVGİLİ”
Picasso’nun büyük aşklarından sonuncusu ise, ikinci evliliğini yaptığı, ağırbaşlı Jacqueline Roque idi. Vallauris’de, Picasso’nun seramiklerini yarattığı Madoura Pottery Studio’da 1954’te tanıştılar. 27 yaşındaki Jacqueline, ressamın son esin perisiydi. Picasso, 1961 yılında evlendiği (Olga Khokhlova, 1954’te hayatını kaybetmişti) Jacqueline Roque’nin 400’den fazla portresini yaptı. Bu resimlerin en önemli yanı, 70 yıl sonra Picasso’yu yeniden en başa, neredeyse Mavi Dönemi’ndeki çizimlerine geri döndüren klasik hareketsizliği; Roque’nin özelliklerini dikkatle yansıtmalarıydı. Jacqueline ile yaşadığı yıllar, Picasso’nun en verimli dönemlerinden biriydi. Diğer aşklarının hepsinden çok Jacqueline’i çizdi. Öyle ki, bir yılda neredeyse 70’den fazla portresini yaptı. Picasso 8 Nisan 1973’te öldüğünde, 20 yıldır onunla beraberdi. Ama Jacqueline’in hikâyesi de trajediyle bitti. Jacqueline, Picasso’nun çocukları Claude ve Paloma’nın cenazeye katılmasına engel oldu, mülklerinin paylaşımı konusunda bütün çocuklarıyla mücadele etti. Ama ilginçtir, Picasso Müzesi’nin yaratılmasında tam tersi bir tutum alıp, hepsiyle işbirliği yaptı. Ta ki 1986’da kendini vurup intihar edene kadar. Hiçbir kadının hikâyesi mutlu bitmedi.

Belki de Dora Maar haklıydı, “Picasso’dan sonra yalnız Tanrı var”dı.


Görsel 21.  Yıl 1961. Picasso ve son sevgilisi,
Jacqueline Roque Saint-Tropez’de yürüyorlar.



Görsel 22. Picasso’nun 1956’da yaptığı ikinci eşi
‘Stüdyo’daki Kadın’ tablosunun modeli Jacqueline Roque idi,
Picasso, sevgilileri arasında en çok onu çizdi.


SONUÇ
Dahi, yaratıcı, çapkın, çalışkan; bu sıfatların hepsi Pablo Picasso’yu anlatıyor. Hayata, resme ve kadınlara karşı ihtirası ile tanınan, Pablo Picasso hiç şüphesiz 20. Yüzyılın en başarılı, üretken ve aşklarını dolu dolu yaşayan sanatçıdır. Hayatından geçen düzinelerce kadının hepsi etkili oldu mu, bilinmez. Ancak yaşam enerjisi için her biriyle büyük aşk yaşadığı iki eşi ve altı sevgilisine çok şey borçlu olduğu söylenebilir. Bu sebepten ötürü Picasso’nun aslında çalışmalarında ki farklılıkların sebebi, hayatında olan ya da hayatına girip çıkmış kadınlardır. Her döneminde farklı işler üretmiştir birbirinden bağımsız ve davamı niteliğinde olmayan işler. Hayatında ki kadınların hepsi de birbirinden farklıydı, belki de Picasso bunun farkında olduğu için durmaksızın hayatına farklı kadınları alıyordu. Bu şekilde sanatını ve yapacağı şeyleri farklı kılan buydu. Üretkenliğini, saplantılı tutkusunu tuvallerine olduğu kadar kadınlarına da yansıtırken hiçbirine sadık kalmadı. Ona göre kadınlar acı çekme makineleriydi. 1943’te kendinden 40 yaş küçük sevgilisi Françoise Gilot’yu şöyle uyarmıştı: “Benim için yalnız iki tür kadın vardır: Tanrıçalar ve paspaslar.” Fakat onun gözünde ister tanrıça olsunlar ister paspas, sanatının en önemli esin kaynakları kadınlardır. Picasso hayatının eseri olan Guernica’yı yaptığında bile hayatında bir kadın vardı. Aslında her zaman kadın, kadınlar vardı onun için. Her dönemi birbirinden farklı, çünkü hayatına giren kadınlar onda bir şeyleri uyandırmış ya da tetiklemişti.

Sanatında her şey hisler ve arzular üzerine kurulmuştur Picasso’nun. Amacı bir tutarlılık portresi çıkarmaktan ziyade his ve duyguların doruk noktasını yakalamaktı. Yarattığı şekillerle ve bu şekillerin birbirleri ile bağlantısı bu anlatmak istediği doruktaki duyguları ifade etmeye çalışıyordu Picasso. Bir amaç için yapılan sanatı gülünç diye nitelendiren Picasso, “Yaptığım her şeyi bugün çerçevesinde kalması dileğiyle yapıyorum” diyerek, “Söylenmesi gereken bir şey olduğunu düşündüğümde ne geçmişi ne de geleceği düşünürüm, sadece o anı göz önünde bulundururum” diye de devam ediyor. Diyen Picasso aslında beraber olduğu kadınlarda da bunu yapmıştır.












Kaynaklar
Tempo, (Aralık 2016). “Pablo’nun paspasları, Picasso’nun tanrıçaları”, Web: http://www.tempomag.com.tr/detail/pablonun-paspaslari-picassonun-tanricalari adresinden 29 Aralık 2016’da alınmıştır.
Gamze Öztürk, (Kasım 2014). “13 Maddede Pablo Picasso ve İhtiraslı Yaşamı”, Web: http://listelist.com/pablo-picasso-kimdir/ adresinden 28 Aralık 2016’da alınmıştır.
Leblebitozu, (Ekim 2016). “Pablo Picasso, Kadınları ve Onların İlham Verdiği Tablolar” Web: http://www.leblebitozu.com/pablo-picasso-kadinlari-ve-onlarin-ilham-verdigi-tablolar/ adresinden 25 Aralık 2016’da alınmıştır.
Biyografi. info, (Ocak 2017). “Pablo Picasso Biyografisi”, Web: http://www.biyografi.info/kisi/pablo-picasso 3 Ocak 2017’de alınmıştır.
Hasan Saraç, (Haziran 2012). “Modernizm arenasında bir Minotaur”, Web: http://www.edebiyathaber.net/hasan-sarac-picassonu-yasami-ve-yapitlari-uzerine-yazdi-modernizm-arenasinda-bir-minotaur/ adresinden 23 Ocak 2016’da alınmıştır.
Farthing, S. (2017). Sanatın Tüm Öyküsü (2. Baskı). (Aldoğan G.-Çulcu C. F.  Çev.) Basım Yeri: Çin, Hayalperest Yayınevi. (2010)
Gombrıch E. H. (2017). Sanatın Öyküsü (9. Baskı). (Erduran E.-Erduran Ö. Çev.) Basım Yeri: Çin, Remzi Kitabevi AŞ. Yayınevi. (1950)
Thompson J. (2017). Modern Resim Nasıl Okunur Modern Ustaları Anlamak (1. Baskı) (Çulcu C. F. Çev.) Basım Yeri: İstanbul, Hayalperest Yayınevi. (2014)
Hollingsworth M. (2017). Dünya Sanat Tarihi. (Küçükerdoğan R.-Ergüder B. Çev.) Basım Yeri: İstanbul, İnkılap Yayınevi. (2009)



Devamını Oku